31 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni yıl eskisinden daha iyi olmayacak.

Yıl sonlarından nefret ediyorum. Envanter sayımları, mali kayıtların bitirilişi, üstüne üstlük, dinlenemediğim için yakamı bırakmayan şerefsiz grip virüsü. Hepsi bitti sonunda. Yaz gelse de tatile çıksam.
Karamsar bir başlık oldu ama yılların tecrübesi ne de olsa. Dünya'ya barış gelmeyeceğine göre tüm bu yaşananlar, olaylar, acılar sürecek.Hayvanlar kadar uyumlu yaşayamadığımız için, kendi küçük dünyamızdan seyredeceğiz yine.


Bütün bu olumsuzluklara rağmen herşeyden önce sağlıklı bir yıl yaşamanızı dilerim.
Yeni yılda daha çok gülüş, daha bol kitap, daha uzun tatil, daha kısa mutsuzluk, daha aydınlık günler sizlerle olsun.

27 Kasım 2011 Pazar

Ebru Sergisi

Ebru sanatına ilgi duyanlar bugün Üsküdar Bağlarbaşında açılan sergiye gidebilirler.

"Düzgünman'ın Mirası" adlı ebru sergisi 27 Kasım- 2 Aralık tarihleri arasında Bağlarbaşı kültür merkezinde.
Mustafa Düzgünman'ın eserleri yanı sıra Fuat Başar, Tülay Taslacıoğlu, Yılmaz Eneş, Mahmut Peşteli ve Tuba Balcıoğlu'nun ebruları da sergilenecek.




18 Kasım 2011 Cuma

Bu Dünya düzeninde ben miyim anormal?

Biralar soğuk mu dedim
Dedi ki normal
Peki ya havalar?
Valla gayet normal
İşler dedim, gidişler dedim
Hepsi normal
Peki dedim ya sen, ben?
Dedi ki normal
Peki biz, ikimiz?
Valla gayet normal
Halimiz dedim
Ne dese beğenirsiniz? Normal

Ooo biri anlatsın hemen nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık yoksa ben miyim anormal?

Peki dedim ya Türkiye?
Dedi normal
Ya AB diye sordum
Dedi çok normal
Peki ABD?
Dedi ki normal
Peki dedim ya DGM?
Dedi ki normal
Ya ohal o kadar yıl?
Bilmem normal
Ya gap, zap, Hasankeyf?
Hepsi normal

Ooo biri anlatsın hemen nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık yoksa ben miyim anormal?

Peki dedim ya medya müzik?
Dedi ki normal
Ya reklamlar, reyting?
Valla gayet normal
Yahu hiç mi ilginç yok dedim
Dedi ki normal
Peki trafik katliam?
Dedi normal
Ya Susurluk, kamyon?
Valla gayet normal
Yine kaybettik dedim
Dedi ki normal

Ooo biri anlatsın hemen nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık yoksa ben miyim anormal?



Bütün söylemek istediklerimi ne güzel söylemiş Bülent Ortaçgil ve ne güzel yorumlamış Bulutsuzluk Özlemi.

Bülent Abi

Bulutsuzluk Özlemi

İyi hâl nedir, neye ve kime iyi hâlli denir?

Haberin başlığı;
BURSA’da konsomatris sevgilisi 25 yaşındaki Sevgi Taşkın’ı öldürüp cesedini parçalara ayırdıktan sonra, bacaklarını çöp konteynerine attığı öne sürülen tutuklu sanık 31 yaşındaki Bülent Kocaman önce ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ardından bu ceza iyi halden 25 yıla indirildi. Kocaman, cezaevinde yattığı süre göz önüne alındığında 14.5 yıl sonra tahliye edilecek.

Buyrun linkine;

Bana bir hâller oluyor

3 Kasım 2011 Perşembe

Yine kaçış var.

Deprem sonrası felaket haberlerinden, insancıkların ruhlarındaki depremlerden, ikiyüzlü bağnazlardan, bağnazlıkları ile bayram iptal edenlerden, bayram iptaline sevinenlerden, seninkini tutuklayıp benimkini salıvereyimlerden, salmışken, alan razı veren razıları da salanlardan, alçı'dan, kalça'dan, kan kokan katliamdan kaçmanın zamanı geldi.

Tamamen kendimi resetlesem de bir bitkiye dönüşsem. Hiç bunları düşünmesem.


Merhaba Akçay.Şimdi iyice sakin ve dinginsindir.10 günlüğüne de olsa geldim kollarına.

13 Ekim 2011 Perşembe

Sıkıldım beyinsizlerden

"Düşünmek bir tuzaktır, akıl dürter huzuru, mutlu yaşamak için, aptal olmak gerekli."
demiş Fer'an ağbi. Ne de doğru söylemiş.

9 Ekim 2011 Pazar

Herkesin işyerinde bir fotoğrafı vardır.

Bu fotoğraf akşam vakti beni çok güldürdü. Biz dizi çekimi olduğu belli ancak hiçbir imamın da böyle bir fotoğrafı olmadığı kesin.Yüzünüzde bir tebessüm uyandırır düşüncesiyle aktarayım dedim.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Beyoğlu sahaf festivali

Kızkardeş haber verdi. "Uyuyor musun" dedi, harbiden uyuyormuşum. İzin dönüşü o kadar iş birikmiş ki kafamı kaldıramamışım. O esnada hayat akıyor ben bakıyorum. Kalktık gittik. Tepebaşına kurmuşlar otoparkın üzerine. Bazı sahaflar otopark tuvaletinin üzerine gelmiş sanırım ya da millet oraya hacet gidermiş, kitap kokusu yerine başka kokular alıyorsunuz. Plak seçmeye çalışırken aldığım kokudan duramadım olduğu gibi bıraktım. Beyoğlu belediyesi "Sizin layığınız budur" demeye çalışıyor zannımca. Arapça kitap festivali olsaydı Beyoğlu'nun en güzel yerine yerleştirirdi sayın Misbah.

Millet yazmış "Aman çok güzel koşun kaçırmayın" felan diye. Bence kaçırabilirsiniz. Bir şey kaybetmezsiniz. Sahafların kendi dükkanlarına gidin daha rahat edersiniz. Dükkanlar küçük küçük. İçerideki kitaplara bakabilirsiniz diye yazmışlar ama içerde bir satıcı ve ben olursam orada dönemezsin bile. Dükkan önlerine kitap yığmışlar, hepsi güneşin altında, bakmaya kalksan başına güneş geçer. Zaten buram buram sıcak bir de züccaciyeci dükkanındaki fil gibiyim. Her yer daracık insanlar zor geçiyor iki kıytırık kitap alacağım diye çektiğimiz eziyete bak. Kıytırık diyorum, gerçekten kıytırık, her stantda illa ki "namaz bilgileri, dinimi nasıl öğrenirim, evliyalar, türünden bir sürü şey.

Bir de fiyat karmaşası var, bir kitap beğendin, eline aldın iş bitti. "Kaç para" diye sorduğun anda kazıklıyorlar. Üzerine fiyat yazmayan ve müşterinin tipine göre fiyat veren esnafa gıcık olurum, sahafa beş kat daha fazla gıcık olurum. "Fahrenheit 451" isimli bir kitap buldum 84 basımı. "35 lira" dedi. " Oha lan! 5 liralık kitaba 35 lira denir mi" diye gayet kibar bir dille beyefendiye cevap verdim. O da "o fiyattan getir ben alırım " dedi. "İnternet denen gavur icadından haberin varsa orada bulursun,yenisi zaten 10 lira " dedim ve oradan uzaklaştım. Demem o ki bu tip bir esnaf görürseniz yaklaşmayın siz de uzaklaşın.
Bu piyasanın içinde düzgün adam yok mu? Var tabii ama az kaldı o esnaftan.

Bir de bu seneki festivaldeki plaklar el yakıyordu. Millet "Issız Adam" filmini izledi gidip bir heves pikap, plak aldı fiyatlar çoştu. Tayfun salağı; bana 5 liraya satamadığı plaklara 150 lira dedi salak millet aldı, Tayfun şimdi zengin ancak salaklık baki. Anlayan veya gerçekten bunu devam ettirmek isteyenlere sözüm yok. Geçici hevesli salaklar yüzünden hem ben durduk yere kazıklanıyorum hem de alan 3 gün sonra çöpe atacak, değerini bilmeyecek. Festivalde sahafın biri Dual pikaplara 500 ila 1000 lira arası fiyat vermiş, kendisine hayırlı işler dilerim, nasıl olsa keriz çok.

Yani anlayacağınız festival bu sene boktan olmuş.Hem koku, hem sıcak, hem sıkışıklık canımızı sıktı.25 eylül'e kadar uzatılmış, gitmek isteyen gider ne diyeyim. Ben bundan sonra bildiğim sahaflara giderim, hiç olmadı oturur koltuk konforunda nadir kitaptan alırım kitaplarımı.

Beyoğlu belediyesi,birkaç aydır yaptığı icraatlarla zaten gözümden düştü. Bir de bir kültür çalışmasına böyle destek verince ne desek boş oluyor.Yani sözün özü;

Beyogli çok bozildi!

6 Eylül 2011 Salı

Açıyorum,kapıyorum, ben bunu yaz sonuna kadar yapıyorum.

Hafta sonu tatilini bitiriyorum, Salı sendromu ile başbaşa kalıyorum. Aslında Pazartesi sendromu var ancak ben o sendroma yakalanmamak için Pazartesi'yi de tatile ekleyince Salı otomatik olarak bünyede böyle bir algılama yaratıyor. Sabrediyorum, şurda Perşembe akşamına ne kaldı:=) Yaz başlayınca kendimi İran'da sanarak Cuma'yı resmi tatil ilan etmeye karar verdim. Arkasına Cumartesi ve Pazar gelince 3 günlük bir tatile kavuşuyordum. Bizim şirket yıllık izini öyle zart diye bir kerede kullandırmaz. Toplu izin heba olur gider. Ben de haftada 2 gün izin alarak yıllık izini bitirmeye çalışıyorum. 3 gün çalış 4 gün yat.

Bütün emekçilerin yaşaması gereken hayat biçimi. Haftada 5-6 gün çalıştırıp sırtımızdan milyarlar kazanıyorlar.3 gün çalışıp 4 gün dinlenelim, ayrıca yıllık iznimiz de olsun. Ne yani çok mu şey istiyorum? Bu arada "olmaz len öyle şey" diyenlerin içinde de gizli kapitalist patron duygusu yatmaktadır buna emin olabilirsiniz. Eğer gizli veya açık kapitalist patron ruhum yok diyorsanız çok pis alıştırılmışsınız diyeceğim. İnsan bu düşünceye nasıl alıştırılabilir ki? Zaten düşündükçe sinirleniyorum. Eşşek gibi çalışıp ancak saman ve barakaya sahip oluyorsun. Ama çiftlik sahibi bir yandan kazanıp bir yandan daha az ot nasıl versem derdinde. Artık çok yoruldum biraz yatayım desen olmaz, derebeyi de çiftlik sahibi ile anlaşmış, mezara kadar çalış diyor.

Uan, bunca insan bu dünyaya, sizi zengin etmeye mi geliyor? Bunu söylersen de sana servet düşmanı diyorlar. Asıl servet düşmanı onlar, hayatımızın en güzel yıllarının en güzel zamanlarını elimizden çalıyorlar bu bir servet değil mi? Çocukluk ve gençlik zaten okul denen belâ yerde geçiyor, orta yaş başlangıcında işe başlıyorsun ve en güzel geçmesi gereken zamanların yollarda, işyerlerinde geçiyor. 60 yaş sonrası emeklilik, al başına çal. O yaştan sonra posam çıkmış, ne yapayım ben emeklemeyi. Hem emekli olsan seni keyfince emekletecekler mi? Yunanistan'da kriz oldu ilk iş emekli maaşlarını kesti şerefsizler, sanki emekliler batırdı Yunanı.

Bizde durum farklı mı? Emekli ol çalışmaya devam. Adamın bir tanesi bizdekileri Süper emekli edeceğim bana para verin dedi, normal emekleyecekler banker Özal'a parayı kaptırdı süper olalım diye. Banker Özal bunlara pelerin taktı ama alttan donu aldı farkedemediler.

Can baba'nın bir şiiri var orada der ki: sabah 09.00, akşam 18.00. sonra başka mecburiyetler. sıkışıp kaldık. sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı. hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. bir ömür karşılığı bir ömür yani. ne saçma.” Bence de ne saçma.

Aklıma geldi bari şiirinin tamamını aşağıya yazayım. Son olarak Can yücel'in mezarına şarap dökerek hedef gösteren ve bu hedefi görerek mezar taşını kıranların hepsine Boris Vian gibi sesleniyorum:" Mezarlarınıza tüküreyim"

İşte Can Baba'nın şiiri

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,öbür yanımız “otur” diyor.“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…Borçlara girmeler…İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben…Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.Ölüme inat tutunmak lazım,İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18,Sonra başka mecburiyetler,Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama, Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,Ama olsun…
İstemek de güzel.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Tadilat dolayısıyla kapalıyız.

Bünyede ve ruhta yapılacak olan tadilatlar dolayısıyla 15 gün kadar kapalıyız.Mümkün olduğu kadar bütün iletişim araçlarından koparak, bir ayçiçeği tadında güneşe bakmak özlemindeyim. Mutlu ve esen kalın.

12 Temmuz 2011 Salı

Kitap kokusu

Kitap okuyanların birçoğu benim gibi, eski kitap kokusuna bayılıyor. Koyu sarımtırak sayfaların içine burnumu uzatıp kokladığım zaman mest oluyorum. Yeni kitapların içinde taze mürekkep kokusu alırsınız ama eski kitapların içine değişik bir koku siner. Cumartesi günü kendimi aylak ilan ettim. Uzun zamandır yapmadığım sahaf turuna çıkayım dedim.
Benim sahaf turum Kadıköy'de balık pazarının üstünden başlar, eski bitpazarının oradan sahile doğru yokuştan aşağı sallanır ve sahafların sokaklarını dolaşırım. Buradan aldığım kitaplar, plaklar ağır gelirse, o çevredeki yurtiçi kargoya uğrar adresime koliyi gönderirim. Eskiden onca eşyayı akşama kadar sırt çantama doldurur taşırdım, ne salaklık! Şimdi yük biraz ağırlaştı mı en yakın kargodan adresime gönderiyorum, ellerim bomboş ve özgür bir şekilde yola devam ediyorum.
Kadıköy'de işim bitince gemiyle Eminönü'ne geçiş yaparak Mısır çarşısına giderim. Oradan Tahtakale, Mahmutpaşa, Kapalıçarşı civarını gezerek Beyazıt Sahafların oraya çıkarım. Eskiden Çınaraltı çok şenlikli bir yerdi, şimdi hiç tadı yok. Oradan da Laleli, Sultanahmed, Gülhane parkı, Sarayburnu, Eminönü güzergahını izleyerek geri dönerim.
Cumartesi Gebze- Haydarpaşa banliyösüne binerek yolculuğa başladım. 2 haftadır diz kapağımdaki bir problemden dolayı aksıyorum. Bu uzun güzergahı yürüyerek gitmeye gözüm kesmedi rotayı değiştirdim. Karaköy'e geçiş yaptım, iyi de oldu , Philips 970 pikabımın iğnesi kırılmıştı,pikap iğnemi aldım. Selanik pasajında sabah elektronik var, pikabınız varsa plak iğnelerini orada bulabilirsiniz. Bulamazsanız bile Galip bey yardımcı olur getirtir.(0212 2520610) Tünel'den kısa metro ile istiklal'e çıkıp tramvay'a bindim, Galatasaray lisesinin önünde indim. Böylece yürüme olayını en aza indirdim.
Bir kaç kitapçı gezip Ergun Hiçyılmaz'ın Avrupa pasajındaki dükkanına gittim ancak taşınmış.Çetinkaya mağazası karşısında Tokatlıyan han 23 numarada buldum kendilerini. Biraz kitap, dergi, plak aldım. Uzun uzun, çok hoş sohbetler ettik Ergun abiyle. Yeni dükkâna taşındığı için daha henüz yerini bilen fazla kimse yok. Bu yüzden sohbetimiz pek bölünmedi. Ancak İstanbul'da oturanlar bu yeri öğrenirlerse iyi olur. Piyasada bulamayacağınız bir sürü şeyi inanılmaz ucuz fiyatlara burada bulabilirsiniz benden söylemesi.
Bu arada Beyoğlu'nun renkleri hiç eksilmiyor. Kızılderili bir grup, müzik gösterisi yaparak cdlerini satıyordu. Biraz ilerisinde zencilerden oluşan bir caz grubu da aynı yöntemi uyguluyordu ancak Kızılderili'lerin renkli başlıkları daha çok ilgi çektiği için cazcıların etrafında çok az insan vardı. Türkiye'de cazın kaderi bu herhalde.
Günü keyifli ve güzel bitirdim. General Trikupis'in "Hatıralarım", Azra Erhat'ın "Mitoloji Sözlüğü", Reşad Ekrem Koçu'nun "Eski İstanbul'da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri", Kemal Yılmaz'ın "Savulun Amerikalı Geliyor", Ergun Hiçyılmaz'ın "İpsiz Recep", Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken", Halil Nebiler'in "Ben Devletim Fişlerim", Orhan Hançerlioğlu'nun "Felsefe Sözlüğü", Selim İleri'nin " Hayal ve Istırap" adlı kitapları okunmak üzere sıraya kondular. Çek filarmoni orkestrasının doldurduğu Lp'de şu anda pikabımda dönmekte.
Kendime daha çok aylak gün ayarlamam lâzım:=)

30 Haziran 2011 Perşembe

Zeyyat yemekevi

"Olea prima arborum est" yazar armalarında, aslında "Olea prima omnium arborum est" olması olasıdır. Zeytin, tüm ağaçların en önemlisidir. Zeytin ağacının kutsal suyu zeytinyağlı yemekler yaparlar Akçay'da. Yöre mutfağının en güzel yemekleri, güleryüzlü hizmet ile buluştuğunda tadından yenmiyor diyemeyeceğim çünkü yiyorum:)
Bu seneye kadar Sayın Gülçin Cömert ve ortağı Mete Ertekin'in mükemmel yemeklerini yerdik. Bu sene emekli olmuşlar, kendileri adına çok sevindim. Aslında emekli oldukları belli olmuyor. Lokantanın personelinden Berkan bey ve Aylin hanım, bu işi gayet iyi götürüyorlar.Lezzet ve güleryüz'de hiç değişiklik yok. Yolunuz Akçay'a düşerse mutlaka uğrayın. Pişman olmayacağınıza eminim.


Adres: Edremit caddesi No:2/d (Telekom yanı, iskele karşısı)AKÇAY
Tel: 0266 384 65 31



Not:Fotoğraflar Sayın Gülçin Cömert'e aittir.

24 Haziran 2011 Cuma

Chp Akçay'da bundan sonra zor kazanır.

Belediye başkanı olanın önce gözü büyüyor sonra o göz doymaz oluyor. Açgözlülüğün sınırı yok diye boşuna dememişler. Chp'li başkan Cahit, halkın olan sahilleri pazarladıktan sonra daha ne satabilirim diye düşünürken aklına caddeler ve sokaklar gelmiş. Belediye imar izni verirken evine otopark yaptırmayanlardan otopark cezası adı altında yüklü bir para alıyor. Şimdi bu yetmiyormuş gibi evlerin önünü sarı boya ile çizdirmiş araç parkedenlerden soygun ötesi bir park parası alıyorlar. Caddeye giriş çıkış 5 lira+ her saat için 1 lira. Doğal olarak bu soyguna ortak olmayanlar araçlarını ara sokaklarda evlerin önüne çekmeye başladılar. Millet de evinin önüne çekilen araçları çizmeye başladı. Bu evde bir hasta olsa acil ambulansa bindirmek gerekse o kapıdaki mersonun buna izin vereceğini zannetmiyorum. İzin veremeyen mersonun öküz sahibine, bir arabanın insanların evinin kapısına bu kadar yanaştırılamayacağını anlatmak için birşeyler yapmak lazım.
Barbar komşularım mersonun çizilmesinden yana ama ben buna karşıyım. Sanatçı ruhlu bir kişi olarak ön cama veya kaportaya yağlı boya ile kibarca "Buraya parketmeyiniz." yazma eğilimindeyim. Bu nifak tohumlarını aramıza eken ve Akçay'lıyı birbirine kırdıran zihniyet, Belediye seçimlerinde hakettiğini alacaktır.



Halktan bazı şabalaklar trafiğin rahatladığını söylüyorlar. Tuhaftır başkan da bu açıklamayı yapma talihsizliğinde bulundu. Para için çevrilen caddeler evet boş ama bizim ara sokaklar doldu bunu gören yok. Chp li belediyeler böyle saçma sapan uygulamalar yaptıkça gözden düşüyorlar. İlk belediye seçimlerin de oyum Chp dışında belediye başkan adayına.

12 Haziran 2011 Pazar

Haziran bitti, kötü hafta sonları bitmedi.

Geçen sene gün dönümü fırtınası tam gününde patlamıştı. Ben nasıl olsa birkaç gün var daha rahatlığı ile gezerken teknem kıyıya vurdu ve motoru parçalandı. Bir senedir yatan motora parça bulma bahanesiyle Karaköy'e indim. "Parçacılara sonra bakarım, dükkanlar kapanmadan elektronikçileri gezeyim" dedim.Biraz gezdikten sonra "Tünel'den Beyoğlu'na bir çıkayım, Ferhan abi neler yapıyor bakayım" dedim. Baktım Ferhan abi henüz birşeyler planlama aşamasında değil Ses 1885 kapalı.
Hava kötüledi yağış başladı, kendimi Aynalı çarşıya attım."Ergun abi'nin(Hiçyılmaz) dükkanına takılayım,biraz kitap alır bir-iki plak bakarım" dedim. Ferhan Şensoy, Orhan Hançerlioğlu, Selim İleri, Kemal Tahir, Adalet Ağaoğlu, Mahmut Şevket Esendal, Varlık yayınları derken bayağı bir kitap topladım. Bu arada bir plak çalıyor ve ben plağa eşlik ediyorum arka planda. Çok hoşuma gitti "Kimdir bu plağın sahibi, ayrıca ben bunu da kitaplarla beraber alayım" dedim. Efendim kendisi Alain Debray namlı bir müzik erbabı. Enstrümantal olarak çok güzel parçalar yorumlamış kendisi ve orkestrası. Ben bu plağı nasıl kaçırmışım diyecekken plak kapağını gördüm. Ümit Besen'in manyak plak kapaklarına benzer bir plak kapağı var.

Şimdi ben bu plağı, plak seçerken görsem bu kapak dizaynı ile hayatta almam. Yanımda pikap yok ki takıp bir dinleyeyim neymiş diye. Dükkanda çalarken duymasam bu abi ile hayatımız belki de hiç kesişmeyecek. Belki de bu yüzden hakkında arama yapınca pek birşey çıkmıyor. Neyse bu zevkten mahrum kalmayın diye size dev bir kıyak yaptım.Aşağıda gördüğünz linkten indirip bu plağı dinleyebilirsiniz.Ben ısrarla tavsiye ediyorum artık gerisi size kalmış.Plağın içindekileri de yazayım.

A yüzü
1) POLONESA "HEROICA" (Chopin)
2) CONCIERTO DE ARANJUEZ (Rodrigo)
3) VALS OPUS 64, Nº 2 (Chopin)
4) CONCIERTO Nº 1 (Rachmaminoff)
5) MOMENTO MUSICAL (Schubert)
6) SINFONIA Nº 40 (Mozart)
B yüzü
1) MARCHA TURCA (Mozart)http://www.blogger.com/img/blank.gif
2) PARA ELISA (Beethoven)
3) SUEÑO DE AMOR (Liszt)
4) ARIA SOBRE LA CUERDA DE SOL (Bach)
5) CANCIONES QUE ME ENSEÑO MI MADRE (Dvorak)
6) MELODIA EN FA (Rubinstein)

Alain Debray

11 Haziran 2011 Cumartesi

Sevgisizlik ve susuzluk beldesi Akçay

Akçay'ı diğer yerleşim yerlerinden ayıran bazı özellikleri vardır. Akçay'da mezarlık yoktur. Eskiden birini gömmen mümkün değildi çünkü ayağınla eşelesen su çıkardı. Bütün evler kendi bahçesinden çıkan su ile beslenir. Bütün mahallerinde çeşmeler vardır. Cahit Amca işbaşına gelene kadar şişe suyu nedir bilmezdik. Nerede susarsan susa 30 metrede bir suya denk gelmen mümkündü. Eski çay bahçelerinde masaya oturduğunda ilk önce sürahi ile su gelirdi. Şimdi durum çok farklı, istesen de sürahi ile su vermiyorlar. Şişelere kimbilir nereden doldurulmuş bayat suları dayıyorlar önüne. Hayratların ve çeşmelerin hemen hepsi kurutuldu. Belediye başkanı olduktan sonra trilyonluk su rantına dayanamayan tonton başkan kordonda bulunan su çeşmelerinin musluklarının kırılmasına, su motorlarının bozulmasına ses çıkarmadı. Millet suyu çeşmede bulamayınca şişe suyuna saldırdı yaz sıcağında. Kimbilir kimlerin cepleri de para görmeye başladı bu sayede. Her sene gidişimde mahallemdeki tulumbayı onarırım. Kolunu kırarlar, borusunu tıkarlar, lastiğini kopartırlar, civatalarını sökerler. Buna rağmen her seferinde onarır çalışır hale getirirdim, hatta geçen sene sıfır tulumba alıp taktım. Bu sene hiçbir şey kalmamış. İnsanın şevki kırılıyor.

Hâlâ utanmadan yazıyorlar ya "sevgi ve su beldesi" diye ben birşey demiyeceğim. Hadi sudan vazgeçtim. Sevgi beldesi Akçay'da Başkan göreve gelene kadar köpekler eceliyle ölürdü. İskele meydanında sarıkız heykelinin oralarda bir sürü tembel köpek yatar kimseye zarar vermezdi.Hayatında apartmandan dışarı çıkmamış, sinek görünce altına yapan yerli turist müsveddeleri, Akçay'a gelip meydana gezmeye çıktıklarında köpekleri görünce ciyak ciyak bağırdılar "Ay beni ısıracaklar" diye. Hemen olaya el konuldu ve 1-2 gün sonra Akçay çöplüğünde köpek ölüleri bulunmaya başladı.Şimdi gidin o meydanda köpek bulamazsınız. Onlar yerlerini 2 ayaklı itlere terkettiler. Şimdi başkan Akçay sitesinde yazar durur "iftira atıyorlar,beni çekemiyorlar" diye. Bir arama yapın google da Akçay+Köpek katliamı diye, ne tesadüfün iğne deliğidir ki, sevgili başkan göreve geldiğinden beri her sene bu katliamlar yapılır olmuş ancak masum belediyenin bundan haberi yok. Halkçı başkanın ise hiç haberi yok. En masumu o.Daha 20 gün önce haberleri çıktı Akçay+Zeytinli çöplüğünde köpek ölüleri diye. Yaz sezonu gelirken yerli turist adı altında gezinen insan müsveddelerini mutlu etmek uğruna köpeklerin canına kıyanlara insan demeye dilim varmıyor.

Yukarıda yazmıştım Akçay'ın özelliklerinden biri de sahilde bulunan tabelalarıydı.Bu tabelalarda " Sayın halkımız, kıyılar ve sahil sizindir.Sahillerden denize girmenizi engelleyen herşeyi herkesi bize bildirin" yazardı.Başkan göreve gelince bu tabelalar hemen ortadan kalktı.(Başkanın art niyeti yok,paslanmışlardır, birinin ayağını mayağını keser tetanoz felan olur diye yani)Şimdi o yazıyı okumayan ve yasadan haberi olmayan şezlongçu ve şemsiyeci çakallara para ödemeden denize bile giremezsin. Hani diyordum ya herşey özelleşiyor diye. Belediye plajı da bu sene özelleşti. Adı Rio bilmemne oldu. Adamlar bir tadilat yaptılar sormayın. Eski belediye plajındaki tüm kumları eleklerden geçirdiler, çıkan tüm pisliği mert inşaat etiketli dozerlerle yan taraflarında ki plajın denizine döktüler. Zabıtaya şikayette bulundum. Erkek! zabıtalar hemen harekete geçtiler.Oraya gittiklerinde dökenlerle tokaştılar öpüştüler, sonuç; dökmeye devam,üzerine bir kamyon kum dökeceklermiş çöplerin. Şimdi başkanın bundan da haberi yoktur.

Şimdi bu kadar yazdım, benim ne CHP ile ne de Cahit İnceoğlu ile işim ve çıkarım olmaz. Buralarda yazdıklarım Türkiye'nin Özal döneminden beri geçirilen değişimin küçük bir kopyası. Herşey rant ve para üzerine kurulu. Elimizden akıp giden o eski Akçay'ı istiyorum başka birşey değil. Sevgi ve su beldesi diyorlarsa hayvanlara, insanlara, doğaya sevgi göstersinler. Su beldesi diyorlarsa hayratları, çeşmeleri onarsınlar. Anfi tiyatronun üstüne hediyelik dükkanı kurmakla,asırlık çınarları katledip beton binalar dikmekle, kordona led lamba döşemekle belediyecilik yapılmıyor.

9 Haziran 2011 Perşembe

CHP'li Cahit İnceoğlu AKÇAY'ı nasıl özelleştirdi?

Balıkesir Edremit'e bağlı güzide bir mahalle iken, rahat bir yerlerine batan insanların gazlaması sonunda belediyeye dönüştü Akçay. Beledi(ye) olan bir yer adına istinaden yeme ve yemleme yerine dönüşür. Burada da böyle olması kaçınılmazdı. Edremit belediyesine bağlı iken sahilde belediyeye ait çay bahçeleri vardı. Bir emekli dinlenme mahallesi olan Akçay'da insanlar buralarda oturur, denizi seyreder, kafasını dinlerdi. Akçay belediye olunca Edremit belediyesi buraları bir şirkete kiraladı. Aslan cengaver başkan İnceoğlu "Buralar halkın malı,yedirmem ülen" naralarıyla hukuk savaşına girince saf Akçay'lılar, KaraMurat alkışlar misali çıppa-çıppa yaptılar. Ancak adet olduğu üzere her alkışlanan arkamıza geçip 2 puan aldığı için, Cahit Amca da bu geleneği bozmadı ve puanlar puan üstüne gelmeye başladı.
Mahkeme yüzünden bazı çay bahçeleri kapalı kaldı.Sezon bitti sanırım mahkemeler kazanıldı.Süper belediyeci başkan herhalde "ben bu kıytırık bahçelerde 3-5 çayla uğraşamam, para toptan gelsin" mantığıyla birinci çay bahçesini özelleştirdi.Yörsan namlı kuruluş buradaki asırlık ağaçları biçti betondan 2 katlı heyula gibi bir bina dikti.Tabi canım kapitalizm için ağaca felan ne gerek var.Onlara para kazandıracak bir sürü kereste kordonda müşteri adı altında dolaşıyor zaten.Yörsan da herhalde "Buradan 3-5 çayla bu kadar verdiğim parayı kurtaramam, oraya buraya bir sürü para yedirdik(Ustalara felan,yanlış anlama olmasın) karşılığını alayım" düşüncesiyle, içinde süt ürünleri satan market, lahmacuncu, kebapçı,kahvaltıcı, bilumum yemekçi, dondurmacı ve de çay olan bir çay bahçesi! kurdu. Etraftaki esnafın derdi başkanı niye gersin ki? Onlarda bu yemek işini erbabına yani sütçüye bırakıp yazlıkçı saflara Akçay hatırası satsınlar. Bir sene böyle geçti.Baktılar ki Akçay'lılardan ses çıkmıyor, hatta puan vermek için yarışıyorlar öbür bahçeleri de özelleştirdiler.Mado nam kuruluş son çay bahçesini almış o da bu yaza yetiştirme amacıyla etrafı katletmeye devam ediyordu.Bütün çay bahçeleri 2 ve üstü katlar şeklinde oldu. Kordonda evi olan herkes, artık deniz yerine, çay bahçelerinde oturmuş denize bile bakmayan kerestelerin kıçlarını seyrediyor. Halkçı başkan CHP'nin halkçılık ilkelerini bile hatırlamayarak halka güzel bir kazık soktu. Artık çayı fincanda içip, renkli sandalyelerde oturarak kazığı boğazların da bile hissetmeden fahiş fiyatlar ödüyorlar.

Yarın "Su ve Sevgi beldesi Akçay" sloganının nasıl susuzluk beldesine dönüştüğünü de yazmaya çalışacağım.Bu sloganı da kendiler uydurdular haydi hayırlısı.

7 Haziran 2011 Salı

Geldik yine tekkeye, teyyp gitsin mekkeye:=))

Başlık biraz "Selahattin Duman" stili oldu. Tatil modundan iş moduna dönüşte bünye uyum sağlamamakta direniyor. Tatil diye bir kavramın olduğundan haberi olan bünye " Bir kere geldim ulan Dünya'ya, bir daha mı geleceğim, ne çalışması" diyor.Kapitalizmin köleliğine başkaldırıyor ve kendini piyangodan para kazanmış talihli moduna sokuyor. Ancak her güzel şeyin uzun sürmeyeceği gerçeği burada ortaya çıkarak, bünyeyi hayal kırıklığına uğratıyor.
Akçay ile ilgili bir yazı yazmayı düşünüyorum. Eskiden ne idi şimdi ne oldu? Belki yarın akşam yazarım. Bu akşam kısa kesip "Mina Mazzini" ablamızın bir plağını sessizlikler içerisinde dinleme eğilimindeyim. En hoş parçalarından biri olan "My cherie amour" şu an kulaklarıma dolmakta.İyi ki müzik ve iyi müzisyenler var.

2 Haziran 2011 Perşembe

Başladı, bitti, başladı, bitti, başlayacak.

Tatile giderken 9 gün uzun bir süre diyorum, öyle hızlı geçiyor ki anlamıyorum. Tatil haftasını bitirdim. Bu sefer hafta sonu gelse de araya Cuma'yı da katarak 3 gün tatil yapsam moduna girdim. O da bitti şimdi, yarın bir bahane uydurup kaçmanın vaktidir. 20 günlük yıllık izini yirmiye bölsem ve Cuma günleri bu izinleri alsam diye de düşünmüyor değilim.
Gittiğim yerde tv yok, bilgisayar yok, dolayısıyla internet yok, hayat yokluk içinde geçiyor ve ben bu yokluğa bayılıyorum. Bu aralar sessiz ve sakin olan denizde sırtüstü yatıp saatlerce gökyüzüne bakmaya, kulakların da su içinde olmasından dolayı hiçbir ses duymamaya daha da bayılıyorum. Tek derdim teknelerin beni şamandıra zannetmesi:=)))
Bu hafta sonu, medeniyetten uzak bir hafta sonu olsun hepinize.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz.

Her ne kadar havalar hâlâ kış modunda gidiyorsa da ben artık sıkıldım. Biraz kafa dinlemek ve uzaklaşmak çok iyi gelecek. 1 günlük 19 mayıs tatiline ilave olarak 8 gün ekledim. Yeter ki takvimde kırmızı renkli bir izin günü görmeyeyim. Yanına bir izin yapıştırmazsam rahat edemem. Beyin 3 aydır resetle beni diyordu, bunca yıllık beynimi mi kıracağım. Bu çağrıya diğer organlarımın da muhalefet edeceklerini hiç sanmıyorum.
Akçay'ın muhteşem doğasından hepinize esintiler göndereceğim. Yüreğiniz serin olsun.

1 Mayıs 2011 Pazar

26 Nisan 2011 Salı

Lütfen, kokuşmuşluğunuzu çocuklara bulaştırmayın.

Bugün iki haber gördüm peşi sıra.Dünya çocuk oyunları çerçevesinde oyunlara katılan Yunanistan, KKTC takımı ile eşleşince oyunlardan çekilmiş.Kriz olunca Başbakan Yorgo Papandreu'yu aramışlar o da siyaset adamlarına(neresi adam oluyorsa bu siyasetçilerin)
yakışan bir üslupla "dönün" demiş. Ot kadar zekası olmayan insanlar çocuklara bu şekilde örnek oluyorlar. Ulan bir şeyi de siyasete alet etmeyin be Meksika para birimleri!
Eskiden 23 Nisan dediğinizde çocuklara has birşeyler yapılırdı. Çeşitli ülkelerden gelenler 1-2 hafta buradaki çocukların evlerinde misafirlik yapardı. Haçlı seferleri kadar olmasa da(Haşmetmeabın buyurduğu gibi) bir kültür alışverişi olurdu. Çocuklar birbirini tanır ve dostlukları devam ederdi. (Hâlâ edenler var)
Birinci Dünya oyunlarını, Birinci Dünya soğuk savaşı kıvamına sokanlara bir kilo halis kına hediye etmek istiyorum.Evde oturup muhtelif yerlerine yaksınlar. (Pardon oturunca yakamazlar, ayakta iken yaksınlar.)

Gelelim ikinci habere;
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kadın Koordinasyon Merkezince yürütülen, "İlk Adım Anaokulu" projesi kapsamında Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın da katıldığı törenle Başakşehir'de bulunan İbrahim Koçarslan İlköğretim anaokulunun açılışı gerçekleşmiş. Açılışının ardından, Büyükşehir Belediyesince öğrencilere ikram edilen pasta ve şekerlemeden 33 öğrenci zehirlenerek hastaneye kaldırılmış.
Belediyeye bak. Tuh sizin ağzınıza....bayat şekerleme sokayım. Kokuşmuşsunuz ve bunu her yere yayıyorsunuz. Görevlerininin arasında, halkın sağlığını korumak olan belediye, kedi-köpek zehirlemenin verdiği alışkanlıkla çocukları zehirliyor. Baştan kendiniz yiyeydiniz de kurtulsaydık.

Size de yukarıdaki reçeteyi yazıyorum.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Kurallar fakirler içindir.

Adalet anlayışının kökeni sayılır Roma hukuku ve Roma adaleti. Roma'da yargılamaların sonucu para durumuna veya kişilere göre değişirmiş.Roma hukuku Roma vatandaşı olmayanlara zaten uygulanmaz. Roma vatandaşları da ikiye ayrılıyor Asiller(Patrici)ve asil olmayan 2.ci sınıf vatandaşlar(Plebler).Pleblerden zenginleşen olursa Patrici sınıfına geçebiliyor. Yani bu Dünya düzeninde yerini belirleyen paradır.Aynı suçtan yargılanan patrici para cezasıyla yırtarken plebler idam edilebiliyordu.Roma vatandaşı olmayanlara ne olacağını siz tahmin edersiniz herhalde.
Aradan yüzyıllar geçmiş. Etrafınıza bir bakın değişen ne var? Sadece adalet sahnesinde değil uygulanan bütün yasaklarda ve kurallarda fakirler her zaman suçludur ve kurallara uymakla yükümlüdür. Eskiler Dünya'nın bir öküzün boynuzlarında döndüğünü sanırlarmış.Halbuki Dünya cebi para dolu bir çok öküzün boynuzunda dönüp duruyor.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Herşey aydınlandı.

Ampulle ve ilgili olanlarla espri yapmayacağım, sıkmayın canınızı. Şu aralar en son düşüneceğim şey onlar.Benim bahsedeceğim güzel bir film. Filmin konusu ve oyunculuklar üzerine değil beğenimin ağırlığı. Görüntü yönetmenini ve müzik direktörünü daha çok beğeniyorum. Yarın akşam hayatınızdan 2 saati bu filme ayırın.


Filmin görüntüleri ve müzikleri umarım size de güzel gelir. Benim favorim ayçiçek tarlası ortasındaki ev gözükürken çekilen plan ve eşlik eden müzik.Yarın akşam 19:45 de TV8'de.İzlemek isteyenlere iyi seyirler dilerim.
Filmin müziklerini çok beğendim olsa da dinlesek diyenler için buyrun:

Film Müzikleri


Foto kaynağı:wallpapermovie.net

24 Mart 2011 Perşembe

Kaç yıl oldu?

Mail grubumdan gelen ve çok hoşuma giden yazıyı sizle paylaşmak istedim.Sosyologların tez konusu yapabileceği o kadar çok şey var ki.

Nihat Doğan sevgilisinden gelen mesajları gazetecilere gösterdikten sonra aniden ''Ben bunları size niye gösteriyorum'' diye sinirlenip cep telefonunu kıralı 8 yıl oldu... Seda Sayan'ın Amerika seyahati sonrası bebeğini düşürmesi üzerine, Nihat Doğan, ''Seda'nın hamile kaldığından haberimiz yoktu. Bilseydim arabayla dönerdik,'' diyeli kaç yıl oldu...
Savaş Ay, Stüdyo 4 programında artistik hareketlerle şapkadan tavşan çıkarma gösterisi yaparken tavşanı öldüreli kaç yıl oldu...
Serdar Ortaç ''İlham kaynağım şu gördüğünüz Boğaz.Bu deniz öküze bile ilham verir'' diyerek şarkılarının kaynağını açıklayalı 8 yıl oldu...Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde , Ahmet Kaya'yı protesto için çatal , bıçak, atanların en acarlarından Serdar Ortaç sahneye fırlayıp Onuncu Yıl Marşı'nı söyleyeli ve onuncu yıl fatihi olan Serdar Ortaç askere gitmemek için aldığı sahte raporlar yüzünden hapse gireli kaç yıl oldu...
Manken Doğa Bekleriz, 'kepçe' olarak nitelediği kulaklarını, bir davete giderken Japon yapıştırıcısıyla kafasına yapıştıralı kaç yıl oldu...
Vestel Manisa-Bursa maçında hakem Metin Tokat'ın başına bir paraşütçü düşeli kaç yıl oldu...
Savaş Ay'ın program içerisinde düzenlediği 'Ünlülerin benzerleri' yarışmasında, yarışmaya Ciguli'ye benzediği iddaasıyla katılan gerçek Ciguli üçüncü olalı kaç yıl oldu...
Tuğba Özay, bebek idrarının saça çok iyi geldiğini açıkladıktan 4 gün sonra, sevdiği erkeğin terini bile içebileceğini söyleyerek vücut salgılarıyla ilgili değişik bir duruş sergileyeli kaç yıl oldu...

Hiç bir daveti kaçırmayan modacı Siren Ertan, bir derginin şaka niyetiyle gönderdiği ''Tanganika Cumhuriyeti Naip Kralı'nın taç giymesi şerefine düzenlenen balo'' daveti için olmayan bir ülkenin şerefine tam saatinde Swissotel'de hazır olalı kaç yıl oldu...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için düzenleyeceği şenliğe tecavüz suçundan hapis yatan Doğuş ve kadın dövmeyi gerekli bulan İbrahim Erkal'ı çağıralı kaç yıl oldu...

Çarkıfelek programında yerlerde debelenen Mehmet Ali Erbil ve Aysel Gürel'in coşkusuna kapılarak üzerlerine atlayan İsmail Türüt, Aysel Gürel'in 5 kaburgasını kırıp sanatçıyı hastanelik edeli kaç yıl oldu...

Özcan Deniz, ''Hiç öyle imajla uğraşmak gibi bir derdim yok. Tam tersine hep aynı kalmayı severim. Michael Jackson'ın kaç kere bıyık bıraktığını gördünüz? Ebediyete kadar aynıdır,'' diyerek derdini verilebilecek en son örnek üzerinden anlatalı kaç yıl oldu...

İsmail YK , ''Ben Coca Cola ve Michael Jackson'ı örnek aldım kendime,' diyeli kaç yıl oldu...

İzzet Yıldızhan, "Sanatçı arkadaşlarımız gerçekten bazıları konuşmak bilmiyorlar" diyeli kaç yıl oldu...

Star gazetesi Galatasaray'ın Leed United galibiyeti sonrası ''Dingiltere'' başlığını atalı kaç yıl oldu...

İbrahim Tatlıses, ''Atatürk bizi düşman eziyetinden kurtardı. O olmasaydı belki de benim ismim şu anda İbrahim Tatlıses değil, abraham sweetvoice olacaktı,'' diyerek zafer bayramının anlam ve önemini ifade edeli kaç yıl oldu... İbrahim Tatlıses, milli maç sevincini silah atarak gösterenlere, "Silah atıyorsanız bilinçli atın" diye sesleneli kaç yıl oldu...

Muhabir Ömer Güvenç, maç sonrası Beşiktaşlı Ahmet Yıldırım'a sorduğu ''2-1'lik mağlubiyet, ne düşünüyorsunuz?'' sorusuna ''2-2 bitti maç...'' cevabını alalı kaç yıl oldu...

Ece Erken, ''Köpeğim öldü çok üzüldüm.Bu arada Mahsun Kırmızıgül'ün de babası ölmüş.İkimizin de başı sağ olsun,'' diyerek taziyeyi aradan çıkaralı kaç yıl oldu...

Bir zamanlar Popstar yarışmasında jüri üyeliği yaparken, yarışmacılardan Bayhan'ın cinayetten sabıkalı olduğunu öğrendikten sonra 'Sabıkalı popstar olmaz' diyerek yarışmayı terk eden Deniz Seki; uyuşturucu kullanmak ve tedarik etmekten hüküm giyeli ve akıllara 'Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin' atasözünü getireli kaç yıl oldu...

Savaş Ay Maçka'daki sinema yangınında alevlerden zor kurtulmuş gibi (yüzü gözü is içinde) yaşanan faciayı anlatırken çevredeki vatandaşlar tarafından olay yerine sonradan geldiği gerekçesiyle protesto edileli kaç yıl oldu...

TRT, bir konseri 2,5 saat boyunca sessiz yayınlamasına gelen tepkiler üzerine ''Düğmeyi kapalı unutmuşuz'' açıklaması yapalı kaç yıl oldu...

Barcelona Olimpiyatları'nda haltercimiz Hafız Süleymanoğlu, ellerini uzun uzun pudralarken kaldırış süresinin bittiğini belirten uyarı sesiyle irkileli kaç yıl oldu...

Hidayet Türkoğlu, Angola karşılaşması sonrası, ''Allah da yardım etti sağ olsun,'' diyerek samimiyetin sınırlarını zorlayalı kaç yıl oldu...

Tansu Çiller,''Cenabı Allah'ı size emanet ediyorum!'' diyerek miting alanındakilere büyük bir sorumluluk yükleyeli kaç yıl oldu...

Ali Kırca, Kuruçeşme'deki evinde katta olmayan asansöre binmeye teşebbüs edince, yaklaşık 7 metre serbest düşeli kaç yıl oldu...

TRT Eurovizyon Şarkı Yarışmasında, Yunanlı şarkıcı sahneye çıktığında yayını keserek, ''Memleketim'' şarkısını çalalı kaç yıl oldu...

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'ni gezip müzenin ismi dolayısıyla hayal kırıklığına uğrayan ziyaretçi sayısı artınca müze yönetimi kapıya ''Müzemiz su altında değildir'' yazısı asalı kaç yıl oldu...

Rafet El Roman, kendisi için, ''Onu görünce boğazına sarılmak istiyorum'' diyen Hülya Avşar'ı ''Bende onu sağlı sollu tokatlamak istiyorum'' diye cevaplayalı kaç yıl oldu...

İlhan Şeşen, ''Sanatçı olmasaydım, martı olmak isterdim,'' diyeli kaç yıl oldu...

David Copperfield'in gösteri sırasında sahneye çıkarak yok ettiği Atilla Taş, geri döner dönmez nasıl kaybolduğunu açıklayarak şovu yok edeli kaç yıl oldu...
Garo Mafyan, Popstar yarışmasında ''Rahmetli Yıldırım Gürses'in kulakları çınlasın'' diyerek zaten metafizik özellikler taşıyan bir deyimi iyice sırlar alemine çekeli kaç yıl oldu...

Kurtlar Vadisi karakteri Çakır'ın dizideki ölümünden sonra, Türkiye'nin birçok yerinde cenaze namazı kılınalı ve gazetelere başsağlığı ilanları verileli kaç yıl oldu...

Tümer Metin ''Tümer Metin'in ne kadar olduğunu, neyi ne kadar verebileceğini, neyi ne kadar istediğini ve istediği zaman neyi nerede, neyi ne kadar yapabileceğini bir tek ben biliyorum...'' sözleriyle 'neyi' anlattığını merak ettireli kaç yıl oldu...

Yolspor'la oynadıkları maçta 25-0 yenilince, ligin ikinci yarısında rövanş maçına çıkmak istemeyen Seydilerspor'lu oyuncular Yolspor yöneticileri tarafından , ''Söz bu sefer çok gol atmayacağız'' diye ikna edildikten sonra, maç 27-0 biteli kaç yıl oldu...

Süleyman Demirel, ''Türkiye'ye trilyonu ben getirdim, şimdi de katrilyonu hediye ediyorum,'' diyerek enflasyonu öveli kaç yıl oldu...
Flash TV, Papa’ya ''Müslüman ol!'' çağrısı yapalı kaç yıl oldu...

Galatasaraylı futbolcu Sabri arkasında ''Sarbi'' yazan bir formayla sahaya çıkalı kaç yıl oldu...

Zekeriya Beyaz, otel faturasından erotik yayın yapan Pay TV'yi izlediği ortaya çıkınca , ''4 kişi ne yapıyorlardı öyle, insan insanlığından çıkıyor vallahi,'' açıklamasını yapalı kaç yıl oldu...

Yılmaz Morgül ,''Ben Türkiye'nin Jennifer Lopez'iyim'' diyeli kaç yıl oldu...

Fildişi Sahili milli takımı, Afrika kupasının ilk turunda elenince, ülkenin diktatörü futbolcuların tümünü hapse attıralı kaç yıl oldu...

Murat Kekilli albümüne verdiği ''Yedialtı'' adının anlamı sorulunca, ''Bu toplum henüz bunu öğrenmeye hazır değil,'' cevabını vereli kaç yıl oldu...

22 Mart 2011 Salı

Nevruz'unuz kutlu olsun.

Dün bir İran'lı dostumun evindeydik. Geleneksel Nevruz kutlaması yapıldı ve yemeğimizi yedik.Eskiden bizler de nevruzu kutlardık ancak son zamanlarda bu bayramı,terör örgütü pkk nın aposever yandaşlarınca sahiplenmesi ve her bayramda olay çıkartmaları sonucu kutlayamaz olduk.Çünkü bu sahiplenme sonucu nevruz kutlamaya çalışan herkes standart terörist muamelesi görebilir.Neyse konumuz bu değil.


Arkadaşım her sene odasının bir köşesinde ki aynanın önüne bir sürü şey dizer nevruza hazırlık yapar.Bir sofra gibi düzenlerler ve ismi Heft sin sofrasıdır .Heft Sin sofrasında 7 tane "S" harfiyle başlayan(farsça) yiyecek olmalıdır. Bunlar 1-Sib (elma) 2-Sabzeh (herhangi bir yesillik, sebze) 3-Senjed (iğde)
4-Samanoo(buğday tohumu ve buğday unundan yapılan bir tatlı) 5-Sir (Sarımsak)6-Somaq(Sumak)7-Serkeh (Sirke)Bunların yanında masaya genel olarak sekkeh (sikke:gumus para), sonbol (sümbül), mum, ayna, kuruyemiş, meyve, Kur-an, balık(fanusla), nane şurubu, boyalı yumurta, gül suyu ve su içinde 1 portakal konulur.Semaver'in etrafına dizilirler.Bazıları bu konuda eski zamanlarda Heft sin’in Heft Şin olduğunu yani ş harfiyle başlayan şeylerin koyulduğunu bunların arasında şarap da bulunduğunu ama İslam sonrası dönemde şarabın haram olması nedeniyle Heft Şin’in Heft Sin’e dönüştüğünü savunurlar.Herşey gelecek sene için bolluk ve bereket olması üzerine yapılırmış.
Güzel bir akşamdı.İran usülü safranlı balığımızı ve pilavımızı yedik.Dileklerimizin gerçekleşmesi temennisiyle seneye de aynı sağlıkta ve huzurla buluşmak üzere ayrıldık.
Bütün dünyada çeşitli adlarlarla baharın gelişi kutlanıyor.Her ne ad veriyorsanız veya ne gibi ritüeller yapıyorsanız o şekilde baharınız kutlu olsun.

9 Mart 2011 Çarşamba

Gazeteciler içeri, sapık gazeteciler dışarıııı

Sizin neyinize oturup haber yazmak. Gerçekleri araştırıp ortaya çıkarmak. Size mi kaldı haber yapmak için didinmek uğraşmak. Hala o kafanız almıyor değil mi bu ülkede bunlara değer verilmiyor.Bak kaç yıldır telefonlarınız dinleniyormuş. Hadi milletle konuşmalarını anladık da eşinle,çocuğunla özel konuşurken bunların özel olmadığını, gerektiğinde meslektaşların tarafından sayfa sayfa yayınlanacağını hesaplayamadın mı?
Halbuki yanına biraz zeytinyağı alıp gezsen, yağladıklarını dilinle yalasan, yalayan dilin yalama olup pabuç kıvamına gelse, o dil ile yanından bile geçemediğin değerleri dillendirip yerle bir etsen , ağzından salyalar akarak sana işaret edilenlere saldırsan, ağzından salyalar akmışken küçük kızları kucağına alıp taciz etsen, annesine sarksan, daha da saymaya midemin elvermediği bin türlü lanetliği yapsan hayatın kurtulurdu.
Hapiste oturup 13 yıl için gün sayacağına hemen serbest bırakılırdın.Bazı hemcinslerin gibi kanal kanal gezip ona buna sataşırdın. Bok gibi paran olurdu.Belki o bokun içinde bulduğun başka bir bok ile izdivaç yapardın.Velakin adam gibi demeyeyim ama bok gibi yaşardın taaa ki sifonun çekilene kadar.
Yazık.....

6 Mart 2011 Pazar

Hiişşşt Digitürk, biz hâlâ buradayız.

"Bloğuma dokunma" hareketi var ama digitürkü iptal hareketi göremiyoruz. Bir tür "ne yardan geçerim, ne serden" durumumu nedir? Ben de olsa iptal ederdim. Acaba üye olup arkasından iptal mi etsem? İptal nedeni olarak da digitürkün faşist düzeni savunması olarak yazarım.
Ben hep buradayım. Ara ara digitürkü yazmak lazım. Blogspota giremeyerek bloğu başka yerlere taşıyanlar mail atsınlar nasıl giriş yapılacağını anlatayım.

1 Mart 2011 Salı

Futbol afyondur, Digitürk uyuşturucu mafyası

Kıçındaki pireye kızanlar yorgan yakıyor. Futbol, insanların beynini uyuşturan, birlik yerine bölünmeler sağlayan, insan müsveddelerininin içindeki vahşet duygusunu ortaya çıkaran, kirli para-çıkar ilişkilerinin bir yumağıdır. Bu kadar kirli ilişkilerin döndüğü yerde namuslu-dürüst insanların işi yoktur.
Digitürk kullananlar Bloğuna sahip çık digitürkü iptal et.

24 Şubat 2011 Perşembe

Ücretsiz sahiplendirme

Okulun 2. dönemi biterken karne hediyesi olarak almayın. Çocuğunuzun bir hafta sonra sıkılacağı, sizinde en geç 2 hafta sonra bıkıp sokağa atacağınız bir hayvanınız olmasın. Eğer gerçekten bakacaksanız ve 10-15 yılı beraber geçirecekseniz aşağıdaki adreslere buyurun. Buralara ulaşamazsanız bölgenizdeki hayvan barınaklarına gidebilirsiniz.Sizi hasretle bekiyorlar.



 

8 Şubat 2011 Salı

Silivri'ye yeni müşteriiiiii

Sözcü Gazetesi "yazılı medya" alanında inanılmaz bir başarıya imza attı...
Burak Akbay'ın patronajındaki gazete, kendi matbaalarında gazete basıyor...
Reklamdan çok satış geliriyle kar ediyor. Ve kazandığını da gazetenin geliştirilmesine yatırıyor.
Sözcü, yakında İstanbul'da yeni bir matbaaya kavuşacak.
Çok yakındaki planlama ise gazetenin sayfa sayısını 32'ye kadar çıkarmak…
Burak Akbay gazeteye yeni yazarlar katmayı ve kadroyu genişletmeyi de hedefliyor. Tüm bu hedeflerin gerçekleşmesine çok az kaldı...
Türkiye'nin Hürriyet Gazetesi'nden sonraki tek para kazanan gazetesi olmasıyla dikkat çeken Sözcü Gazetesi, "gelir başarısını" aldığı reklamlara değil, gazeteyi alan vatandaşların verdiği cüzi gazete fiyatına borçlu...
Kuşkusuz kimsenin muhalefet yapamadığı konjonktür Sözcü'ye çok ama çok yaradı. Ama yine de dar mali olanaklarla Burak Akbay'ın patronaj, dar kadroyla da Metin Yılmaz'ın editoryal başarısını inkar etmek olanaksız...
Odatv.com olarak Sözcü'nün hak ettiği saygı duruşunu herkese anımsatmak isteriz. Düşünsenize faşizme koşan ülkemizde onlarca yıldır her marjinalliği deneyen hard-core dinci Vakit-Akit Gazetesi'ni dörde, Yeni Şafak'ı üçe katlıyorlar...
Ve Sözcü bu başarısını bir atılım yaparak taçlandırmak istiyor:
Sözcü Gazetesi, son günlerde bir de TV kurma peşinde...
Kaynak ve olduğu gibi alıntı;www.Odatv.com

6 Şubat 2011 Pazar

Yevgeni İvanoviç Zamyatin, George Orwell ve Truman Doktrini

Zamyatin "Biz" , Orwell "1984" adlı kitapları yazdı.Gerçi Orwell'ın "Biz" den esinlendiği söylenir ama konumuz bu değil. İki kitap da ölmeden önce okunacak kitaplar listesinde(Niye böyle bir isim veriliyorsa bu listeye).Truman'ın yazdığı ise bu kitaplarda yazılanların başlangıcı.Bu kitapları bulup okuyun,okutun, okuyun ve okutun ki nereye gittiğimizi görün ve görsünler.Biz göremesek bile bizden sonraki nesil (Çocuklar ve torunlar) birebir yaşayacaklar.Gelelim Truman doktrini'ne, şu an çevrenizde lisede üniversitede okuyan gençlere sorun %2'i bilirse kitapların arasına kaşar koyup tost niyetine yerim.
Aklına nerden geldi durup dururken demeyin.Büyük biraderin gözü hep üzerimizdeydi ama bu kadar pervasızca hareket etmeleri de bizim hükümetimizin acizliğinin göstergesi.Haberi okuyun ne demek istediğimi daha rahat anlarsınız.

Tahran'lar karışınca


2 Şubat 2011 Çarşamba

Hayırlı işler

Kocaeli belediyesi her yere ilanlar, pankartlar astırmış, üzerinde sadece "Hayırlı İşler" yazıyordu. Anlam veremedim. Bir reklamcılık oyunu zannettim.Bir hafta sonra ilanlar değişti.Her yerde "777 bin liralık hayırlı işler" yazıyordu. Bunu da anlamlandıramadım. Bir hafta sonra yine her yerde "Kocaeli belediyesi 777 bin liralık hayırlı işler yaptı" yazıyordu.
Benim anlamadığım mevzu, belediye, müşterisi olan bir şirket değil, halkın seçtiği kişilerden oluşan bir hizmet müessesesi. Niye reklama ihtiyacı olsun ki. Zaten senin yaptığın hayırlı işleri bizim görmemiz gerekir.Anana, babana,karına,çoluğuna çocuğuna, yedi sülalene hayırlı işler yaptığını ve bizim paralarımızla yaptığını bize niye afişle duyuruyorsun ki? Üstelik bunu yaparken reklam hizmetini yapan akrabalarını da ihya ediyorsun. Sokakları bir senedir asfaltlamıyorsun, çöpleri gerektiği gibi toplamıyorsun, peki bu 777 bin lirayı nereye hayırladın? Bu kadar parayı nereye götürebileceğinizi zannediyorsunuz. Vasiyet edin ölüm ilanınızı da her yerde afişlerle yayınlasınlar. Cenazeye ve düğüne gitmeyi sevmem ama sizinkine seve seve gelirim. Elinize veya bir yerinize para sıkıştırayım lâzım olur.

30 Ocak 2011 Pazar

Site tanıtımı

Daha doğru dürüst kitap tanıtımları yapamadım ama bu sefer güzel bir site tanıtımı yapacağım. İnternet ortamında insan kafayı dağıtacak yerler arıyor.Önceleri "shockehaber.com" vardı, site ilgisizlikten güncellenmeyince terkedilen vahşi batı kasabalarına döndü. Şimdi ise "www.zaytung.com" var. Site ekibi çok yaratıcı ve eski shockehaber izleyicisi bu siteye yöneldi. Son dakika haberleri ve dergi kapakları favorilerim arasında. Sıkıntı duyduğunuz anlarda biraz tebessüm için ziyaret ediniz.Pişman olmayacaksınız.

Küçük kaçışlar

Temizleniyor beyin. Reset atıyoruz hafızaya. Sistem biraz daha iyi işliyor. Bilgiişlemci olduğumuzdan tabirler de ona göre haliyle:=)
Uzun zamandır arabamı değiştirmek niyetindeydim. Aslında bazı şeyleri değiştirmek istemiyorsunuz ancak mahalle baskısı ağır geliyor. Çevremdeki herkes değiştir değiştir dedikçe, sığındığınız bahaneler bitiyor.Bir süre sonra onlara uyup aynı düşünceye kapılıyorsunuz. Çok sık araba kullanan biri değilim. Arabayı yazın uzun yollarda kullanmayı severim. Sonuçta beni yolda bırakmayan ve içine sığdığım bir aracım vardı, ancak bu bünyeye daha büyük bir araba bulma sevdası önce çevreme sonra bana sirayet etti. İnternet denizinin ortasında kullanamadığı bir transpoter'i olan bir arkadaş ile karşılaştık. Araç değişimi yapmaya karar verdik ve atladım Gemlik tarafına gittim.Ana yoldan ayrılıp tali yollara girdiğinizde görüyorum ki biz yaşamıyoruz. İnsanlar yeşilin ortasında bir sürü sıkıntıdan uzak yaşıyor. Herkesin kendine göre sıkıntısı var ama biz büyük şehirlerde nelere sorun demiyoruz ki? İnsan herşeyi bırakıp buralara gelmek istiyor. Doğanın kucağında yarı münzevi bir hayat sürmek ve teknolojiden, karmaşadan, insanlardan uzaklaşmak.
Ama şimdilik olmuyor belli nedenler yüzünden. bu yüzden kös kös döndük işyerimize. 6 saatlik aradan sonra değişen bir şey yok şirkette. Aynı riyakarlıklar, fesatlıklar, kıskançlıklar,ayak kaydırma oyunları. Bazı insanların işleri olmadığı için bu kadar rahat plan yapıp bunları uygulamaya geçirebiliyorlar sanırım.6 saat ara benim bünyede değişiklik yaptı. Beyin tekrar dönüşü algılayamadı işe uyum sağlayamadı.Ertesi günün hafta tatili olması işimi biraz kolaylaştırdı.

Karar verdim arada kaçağım çeşitli bahanelerle, ortamdan uzaklaşıp bünyeye resetler atacağım. Ani ve plansız kaçışlar daha iyi hissettiriyor. Her defasında sınırları biraz açmak gerekecek. Daha uzun kaçışlar için zemin hazırlamak adına.

27 Ocak 2011 Perşembe

Adana; Bir kentin tükenişi

Dün akşam sevgili Aydan atlayan Kedi'nin bloğundaki bir yazıyı okuduktan sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim. Bir kentin (bir ülkenin de olabilir) cahil insanların elinde nasıl yok olduğunun göstergesidir bu. 1997 yılının ortasıdır Adana'ya yerleşmem ve 10 senelik birlikteliğin başlangıcı. Eski Adana'nın en güzel yerlerinde en güzel insanları ile yaşadım. Başka şehirlerde Fellah diye aşağılanan insanların pırlanta gibi olduklarını gördüm. İlk dikkatimi çeken kavurucu sıcak oldu. Ondan önceki 7 senemi Bolu'da geçirdiğim düşünülürse bu sıcak kavramının bendeki etkisi inanılmazdı. İkinci dikkatimi çeken inanılmaz ucuzluğuydu. İstanbul'da yaşayan birisinin, yemek hesaplarına "sıfırları eksik mi koydular acaba" demesine sebep olurdu.
Şehir Kuzeye doğru genişlemeye ve modernleşmeye! yeni başlamıştı. Belediye başkanı Aytaç Durak önce vasıfsız araziler satın alıyor ve daha sonra imara açıyordu. Kardeşi Hüseyin Durak, Durak inşaat adını kullanarak yüksek yüksek binalar yapıyor ve Adana'yı modernleştiriyordu. En inanılmazı,nehrin üzerine köprüler yaparak rantı arttırmasıydı. Gölün karşı tarafında bulunan araziler para etmiyordu. Çünkü o tarafa geçmek 2 saatlik eziyetli bir kara yolculuğu gerektiriyordu. Arsalar biri tarafından ucuza kapatıldı. Sonra köprüler yapıldı karşıya geçiş 2 dakikaya indi.Göl kıyısı villa ve ev, birilerinin de cepleri dolmaya başlamıştı. Nehrin en güzel yerine karşılıklı bir cami bir de devasa otel diktiler. Camiyi yapan mühendisler! güruhu akşamları televizyona çıkıp zart zurt ettiler. Neymiş Mimar Sinan'ın yaptığı caminin kubbesini yarım metre geçecek yeni bir kubbe yapmışlar. Ulan andavallılar Koca Sinan 500 sene önce yaptığı eserleri, teknolojinin bütün nimetlerini kullanarak geçiyorsun ve bununla da övünüyorsun.

Fotoğrafta camiye kadar uzanan park görünümlü yerler nehir boyunca portakal bahçeleri ile doluydu.Kibarlıklarına yakıştıramadılar ve ağaçları katlettiler. Yerine böyle ağaçsız parklar yaptılar.Bu yakınlarda kozan çarşısını ve çevresini yerle bir ederler. Şehrin içindekileri yok ettiler ama şehrin çevresi daha portakal bahçesi doluydu. Bunların da yok edilmesi lâzımdı.
Eski Adana tabir edilen yerler ve çevre köyler içme suyunu kuyu sularından karşılıyordu.Belediye yeraltı kuyularından çektiği suyu şehre pompalıyordu ve şehrin içme su ihtiyacı buradan karşılanıyordu. Yeni Adana tabir edilen modern şehrin suyu aslında Seyhan nehrinden karşılanabilirdi ancak sayın Durak burada da devreye girdi. Şehre 10 kilometre uzaktan Çatalan suyunu getirdi. İyi oldu olmasına, insanlar daha düzgün altyapı ile daha düzgün su kullanmaya başladılar. Zaten belediyenin temel görevlerinden biridir içme suyu sağlamak. Ancak unutulan bir şey oldu. Yeraltından çekilemeyen sular zemine doğru yükselmeye başladı ve çevredeki bir sürü portakal ağacının köklerine ulaştı. Kök çürümesi nedeniyle verim düştü. Bir sürü insan narenciye bahçelerini söktü, sökülen ağaçlar mangal kömürü oldu. Artık yeller dururuz.
Adana'nın simgesi pamuk ve narenciyeyi el birliğiyle yok ettiler. En verimli topraklarına alışveriş merkezleri ve beton bloklar doldurdular.Adana'yı yok ettiler.Gelecek kuşaklar beton yığını apartmanlar içerisinde büyüyecek. Damlarda yatamayacak, uçurtma uçuramayacak, güvercinlerin taklalarını göremeyecekler.Ağaçlar olmayınca bilgisayarlardan orman görüntülerine bakıp avunurlar. Adana'yı bu hale getirenler de vicdan kirlerine Mestan hamamında kese attırsınlar.

Not:Aydan atlayan kedi'nin bahse konu yazısı(Teşekkürler)
http://aydanatlayankedi.blogspot.com/2011/01/damdaki-portakal-agac.html

25 Ocak 2011 Salı

Hüsnü Arkan

Ezginin Günlüğü'nden ayrıldıktan sonra ilk albümünü yaptı.Hasta günlerimde tıpkı bir ilaç gibi gelen şarkılarını dinlemenizi isterim.Albümün konuk ses sanatçısı olan Birsen Tezer ‘Hoşgeldin’ adlı şarkıda etkileyici yorumuyla beni benden aldı. Bu şarkıda klarneti Göksun Çavdar çalıyor ve ayrı bir renk katmış. Göksun Çavdar yeni neslin en iyi klarnetçilerinden biri.

Cd'nin tamamı mükemmel şarkılardan oluşmuş.Bir ayrım yapmak çok zor. Böyle güzel albümleri yaratan ve hayatımıza anlam katan tüm müzisyenlere çok teşekkür ederim.
Sanatçının sitesi:http://www.husnuarkan.com/solo/
Yukarıdaki fotoğraf sanatçının kendi sitesinden alınmıştır.

Yatay ve dikey konumlar

İnsan hayatı acaip. Bir gün sağlık durumu iyi moral süper ve enerji tavan yapmış, ertesi gün yerlerde sürünüyor. Son on gündür 130 kiloluk bünyeyi yerlerde süründüren gözümle bile göremediğim kadar küçük bir mikrop.Şerefsiz grip mikrobu (Her sene ismi değişir domuz, keçi gibi ben sabit olarak şerefsiz diyorum) bir girdi vücuda çıkmak bilmiyor. İlaçla 7 günde ilaçsız bir haftada geçer deyişine istinaden bir-iki gripin dışında ilaç kullanmadım. Ancak 7 gün geçti şerefsiz grip geçmedi. Geçmediği gibi daha da azıtıyor. İlaçlı döneme geçtim bu sefer paso uyuyorum. İlk bir hafta normal yaşayışımı aksak da olsa sürdürüyordum şimdi ayakta uyuyorum. Yatarak dinlenme bölümlerinin uykusuz kısımlarında kitap okuyor, uyuduğum bölümlerde kitaptaki konu ile ilgili kabuslar görüyorum. Sıkıntı ile uyanıyorum biraz sonra tekrar dalıyorum kabusa kaldığı yerden devam. Türk dizileri gibi oldu uzadıkça uzuyor.Vücut sıkıntıda olunca iyi rüya da görülmüyor demek ki. Neyse inşallah bu haftayı geçirip diğer haftaya sağlıklı başlarım diye umutluyum.
Hepimize sağlıklı ve hastalıksız günler dilerim.

16 Ocak 2011 Pazar

Helal olsun sana Adnan Polat, Para için her şeyini sat

Biraz önce haberlerde denk geldim. Sayın Adnan Polat takım taraftarına ateş püskürüyordu. Bir sürü kamera ile protestocu taraftarları fişlemişler bir daha stadlara sokmayacaklarmış. Devlette zaten bunlar ile ilgili ne cezalar hazırlamıştır. O takım taraftarı senin için o stada gelmiyor başkan sadece gönül verdiği takımını izlemek için geliyor. O stada gelen herkesin senin gibi düşünmesi gerekmiyor. İnsanların şeref, onur gibi kavramları var ve bunları para uğruna satmıyorlar. Yalakalık yapmıyorlar ve biat etmiyorlar. Beğenmedikleri kararları veya yönetimi sadece islık ile protesto ediyorlar.Buna bile katlanamayan zihniyetin hezeyanlarına elçi olmak sana mı düştü? Adnan Polat, stada gelen taraftarın koyunlaşmasını , ne söylenirse yapan bir grup olmasını hayal ediyor. Sayın gassaraylı arkadaşlarım; stada giderken bu lafları bir daha düşünmenizi rica ederim.Boykotun en büyüğü stada gitmemektir.Bu zihniyete karşı koymadığınız sürece baskılarını heryerden hissettireceklerdir.

Not: Galatasaraylı değilim sadece insanım.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Eğitim günleri

Şirketlerde çalışmanın bir dezavantajı da bu. Eğitim günleri!! Bir işte dikiş tutturamamış veya emekli olmuş da bir işe yaramayan kişiler çıkıp eğitmen adı altında millete ahkam kesiyor. Biz cahil cühela takımı olarak, ağzı açık ayran budalası misali onları dinliyoruz ki çalıştığımız yerlerde daha verimli olalım biraz daha iyi sömürülelim. Yabancı ülkelerde bu tip eğitimleri verip kitap yazan kişilerin kitaplarını alıp, içinden pasajlar aktararak bize 2 gün boyunca eğitim! verdiler geçenlerde. İyi de arkadaş biz Türkiye'de yaşıyoruz, yabancı işyerlerinde  yaşananlar bize uymuyor ki. Elbise biraz büyük geliyor. Bu eğitimler sonucu ne oluyor "Projeler en iyi şekilde sonuca ulaşıp,vizyon, misyon filan tamamlanıyor." Yani çalışanın hayrına birşey yok.Herşey şirket için.
     Fabrikalarda İso9001 nanesi diye birşey var. İşçiler "kalite çemberleri" adı altında gruplar kurarak fabrikadaki aksaklıkları ve sorunları çözüyorlar. Kalitesiz mühendislerin göremediği problemleri çözüyorlar. Bu çalışmalar mesai saatleri dışında ve ücret alınmadan yapılan işler. Zaten bizim memlekette işçi sömürülür, manyak japonların icat ettiği nanelerle kemiğini iliğini kurutalım diyorlar.Çoluğunu çocuğunu birkaç saat eksik görsün ne var.
     Birkaç günlüğüne yine böyle bir eğitime! gidiyorum. Bu eğitimlerin tek katlanılır yanı, akşam yemeklerinde içkinin sınırsız olması. Yasakçı zihniyete değişik fanteziler kurarak yudumlayacağım rakımı. Ben dönene kadar kendinize mukayyet olun.

9 Ocak 2011 Pazar

Alışverişe mi eziyete mi?

Alışveriş merkezlerine gitmeyi hiç sevmem. Mecbur kalırda gidersem yanımdakiler söylenmelerimden ve huysuzluğumdan pişman olur. Altta ki yazıda da belirttiğim gibi bir misafir sayesinde, Gebzecenter diye bir yere gittik. Tüm alışveriş merkezlerinde moda olan güvenlik görevlileri burada da var. Ancak bunlar olayı abartmışlar. Havaalanlarındaki güvenlik sistemleri bunların yanında sönük kalır. Utanmasalar kapıda ötenleri donuna kadar soyacaklar. Bu gerizekalı zihniyetin anlayamadığı birşey var ki insanlar oraya para harcamaya geliyor ve o görevliler o harcanan paralardan maaş alıyorlar. Buna rağmen insanları oraya sokarken en acaip eziyetleri yapıyorlar.Bir de Carrefour, Real, kipa, Koçtaş gibi bir sürü yabancı menşeili market var buralarda. Bu marketlere girerken elindeki poşete bant atmalarına sinir oluyorum. İnsana resmen hırsız muamelesi yapıyorlar.  Bu aşağılamalar yüzünden bu marketlerden alışveriş yapmam. Hadi bu marketlerden ufak mal çalarlar diyelim, Koçtaş'a ne oluyor? Millet klozet mi yürütüyor. Bütün marketlerin %5 çalıntı, kayıp bütçeleri var, ama mağaza müdürleri yıl sonunda bu bütçeyi harcamamayı marifet saydıkları için insanlara hırsız muamelesi yapıyorlar. Bizim insanımızın bu gibi durumlarda tepkisizliğine de anlam veremiyorum. Normal zamanda birinin yüzüne hırsız desen, anana küfreder, her türlü hakareti yapar, polise şikayet eder, mahkemeye verir falan. Kimseye demedim ama yapar herhalde( Yapar mı?) Kendilerine hırsız denilen mağazalara giderler ve onlara para kazandırırlar. Hafta sonları adım atacak yer bulamazsın.Sosyolojik açıdan irdelenmesi gereken bir konu. Market sektöründe çalışan arkadaşlarım var. Normal gün neyse de bayramların birinci günleri  marketlere giden insanların acaip kulaklarını çınlatıyorlar.
   Bildiğim kadarıyla, şimdiye kadar alışveriş merkezlerine bir saldırı olmadı. Buna rağmen bu kadar fazla güvenlik önlemi niye? Amerika'nın insanları üzerinde yarattığı anlamsız ve boş korku senaryoları sanırım Türk halkına da aşılanıyor. Herkes korksun, hiç kimse bu kadar güvenlikçinin içinde güvensizce dolaşsın durumu başka niye olabilir ki?

8 Ocak 2011 Cumartesi

Tüfek, mikrop ve çelik

Bu kitabı uzun süredir arıyordum. İkinci el'de bulduklarım ise anasının nikahı fiyatlardaydı. Bugün Kocaeli Gebze'de bir alışveriş merkezinde Penguen kitabevinde buldum. Üstündeki fiyattan farklı satılamaz ibaresine karşı bu kitap satıcısı firmanın kitaba değişik fiyat uygulaması da densizlik olarak nitelendirilebilir. Tekrar basımını yapan Tübitak yayınlarına teşekkür ederim.5-6 yıl önce bu kitabı okurken ve daha bitirmemişken, arkadaş sandığım biri, birkaç günlüğüne benden aldı. Sanırım onun birkaç gün kavramı benim 5-10 yıllık zaman dilimine denk geliyor. Okuduğum kitapları zaten dağıtırım. Beynime yük olan, kitaplığıma yük olsun istemem. Zaten bir kitabın temel görevi kendini yüzlerce kişiye okutturmasıdır. Bir kitap okurun da bu göreve katkısı olması gerekmektedir. Bu düsturdan hareketle okuduklarımı, ilgilenebileceğini düşündüğüm insanlara veririm. Ancak yarım kalmış bir kitabın acısı da başkadır.
  Kitap 662 sayfa. Fiyatı 12 lira (Üzerindeki Tübitak uyarısı. Densiz kitapçılar fazla para isteyebilir. Normalde bu tip olaylarda kasada çok pis olay çıkartırım. Haklı olmanın yüksel desibelli bağırtısını muhakkak yaparım ancak bugün yanımdakiler sayesinde kurtuldular.) Bulun, alın ve okuyun, pişman olmazsınız.

4 Ocak 2011 Salı

Toplantı bulantıları

Canım Türkiye'm de ne de çok toplantı seviyoruz. Toplanıyoruz ama bir sonuca ulaşamıyoruz. Apartman da toplantı yapılır, apartman sakini adı altındaki manyakların hiç de sakin olmadıkları ortaya çıkar. Ota boka herşeye müdahale ederler, karar defterine yine yöneticinin istediği yazılır. "Madem yöneticinin istediği yazılacak niye toplanıyoruz, burada kaybettiğim zamanı başka değerli işlere harcardım" deyince bana manyak gözüyle bakıyorlar.
   Şirkette de böyle, milletin toplantı yapmaktan iş yapacak zamanı kalmıyor. Burada  kimse manyaklık yapamıyor, herkes bir sakin bir sakin. Bu sakinlik her karara "evet olabilir, bunun üstünde duralım, planlarımıza dahil edelim" biçiminde sürüp gidiyor. Herkes efendi gibi kahvesini, çayını, sodasını tüketiyor, toplantı bitiyor. Yarım yamalak notlar alınıyor ve hiç icraat yapılmadan bitirilmiş bir toplantının rehavetiyle, herkes mutlu mesut koltuğuna kavuşuyor.Geçen girdiğim toplantıdaki notları gösterip" her toplantıda bunları konuşuyoruz bir icraat yok" dediğimde bana aynı gözle bakıyorlar.4 aydır gündeme alıp acil yapılması gereken işlerimiz var. Bu toplantı sonunda yapmayı kararlaştırdık. Bir dahaki toplantıyı bekliyorum.
   Biraz önce  tv kanallarınındaki hızlı zaplamamı yaparken AKP grup toplantısında sayın ve sevgili ve en bitane başbakanımızı gördüm.(Böyle yazınca savcılar dava açmıyormuş). Elinde harita ile son yıllarda yaptığı duble yolları(ne demekse) gösterecek. İlk harita "benden önce yol hiç yokken" haritası, sonraki harita "Baaak ben ne kadar becerikliyim bissürü yol yaptım" haritası .İlk haritayı açtı gösterdi, toplantı salonunda alkış kıyamet,(bu millet gösterilen herşeye ne kadar bayılıyor) Bizim ki sinirlendi "Bunu niye alkışlıyorsunuz?" diyerek tepki gösterdi. Bilmen lazım, orada olanlara ne göstersen alkışlayacaklar, işleri bu. Biri çıkıp da yanlış birşey söyler korkusuyla adamı döve döve tuvalete kilitlerler.
   Taktiğimiz genel olarak " O yalan bu yalan gel biraz da burada oyalan"

1 Ocak 2011 Cumartesi

Yıla nasıl başlarsan öyle gider.

Safsatalara inanmam ama inanan arkadaşları da üzmek istemem. Onlar öyle zannetsinler. Yoksa, ben bu yıla grip olmuş, yatak döşek yüksek ateş pozisyonunda girdim. Bütün bir yılı böyle geçiremem herhalde değil mi? Eğer doğruysa, yediği yemeklerden veya karıştırdığı içkilerden mideyi bozmuş, cırcır olmuş birinin yeni yıla tuvalette girmiş olması da içler acısı bir durum olacaktır. Kırmız don giyip noel babayı bekleyenleri saymıyorum bile.

  Ferhan Şensoy'un oynadığı ve 90'lı yıllarda kaset olarak yayınladığı "Ferhangi Şeyler" oyununu dijital ortama aktardım. Her dinleyişimde tekrar tekrar gülerim. Sizlerin de yeni yıla gülerek girmenizi ve bütün bir yıl gülmenizi dilerim.Oyunu dinledikten sonra İstanbul ve yakınında oturanların Ses1885 sahnesini boş bırakmamalarını dilerim.

Ortaoyuncular sitesi

Oyunun linki aha burada: Ferhangi Şeyler

2011 ilk yazı

Bugün 1 Ocak 2011 Demirbank iyi günler diler. Demirbank, Demirbank, Demirbank
1926 da bugün, Türkiye'de miladi takvim kullanılmaya başlanmıştı. Atatürk'e bu ve bunun gibi devrimleri için bir kez daha teşekkürü borç bilirim. Miladi takvimden önce hicri takvim vardı ve Ay'ın hareketlerine göre düzenleniyordu. İlk ay Muharrem'di.Ocak ayı ise Kânunusani (ikinci kanun) adıyla anılmakta olup kânun, arapçada ateş yakılan ocak anlamına gelmektedir. 1946 da yürürlüğe giren bir yasa ile Kânunusani adı kaldırılıyor ve yerine Ocak adı getiriliyordu. Batı ülkelerinde ise ismi January, Janiver, Januar gibi aynı kökten adlarla anılmaktadır. Bu ismin kökeninde ise eski Roma tanrılarından Janus yatmaktadır.Bilindiği gibi eski Roma'da bir yerinizi sallasanız tanrıya çarpmaktadır. Tanrı Janus ise kapıcılık yaparmış. Bu Janus abi öbür dünyanın kapılarını sabah açar, akşam kaparmış.Duruma göre eski Roma'da gece ölmek yok, hadi canınız sıkıldı da "ben yatağımda ölecem arkadaş" dediniz ve öldünüz, yağma yok, sabaha kadar bekleyeceksiniz. Bir nevi kapalıçarşı bekçisi pozisyonunda olan Janus kapıyı açmazsa ortada kaldın demektir. Velhasıl bu batılılar " Abi bu Janus çok iyi açıyor, bizim de yıl açılış ayına bir isim vermemiz gerekir ki bu janus'tan başkası olamaz" demişler ve Janus adını yılın ilk ayına vermişler. Şimdi " madem bu adam iyi açıyor ve kapıyor, niye kapanış ayına da onun adını vermemişler" sorusunu sorarak münafıklık yapmayın. Adamlarda tanrı ve imparator bol miktarda, onların isimleri de sıra beklemekte, maazallah hepsi kendine isim vermeye kalksa ortalıkta aydan geçilmez.
Zaten önemli olan ne isimler ne de zaman göstergeleri. Önemli olan o zamanları nasıl geçirdiğimiz ve ne gibi izler bıraktığımız. Hangi zamanlarda yaşadığımız değil de nasıl hatırlandığımız daha önemli galiba.